Son Yazılar »

büyümek

“…Hemen Yasemin geldi aklıma. Yasemin’den niye vazgeçtim ki diye sorgulamaya başladım kendimi. Sonuçta biraz düşüneyim demişti ama net bir cevap vermemişti. Onun resmi cevabını öğrenmek için dahiyane bir plan da yapmıştım vaktinde. Babasının tayininin çıktığı şehre gidecek, en işlek caddede oturacaktım. O şehirde yaşayan herkesin yolunun bir gün mutlaka düşeceği o caddede, gelip geçen bütün insanlara bakacaktım. Ve böylece, makul bir süre bekledikten sonra mutlaka onu da görecektim. Ve o zaman tesadüfen görmüş gibi yapacak, cevabını soracaktım. Ama yapamadım. Neden? Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim…”

Emrah Serbes – Erken Kaybedenler (anneannemin son ölümü)

güvercin

onlar neler olabilirdi bilemyordu bekçi; ola ki, diyordu sonra, muhtar hakarete uğradı ilçede. devlet kapıları yüzüne tek tek kapandı. güveni susuz toprak gibi çatladı kapılar kapandıkça, inancı mısır koçanı gibi ufalandı. ama ilçedekiler görmediler onun içini, günlerce eşiklerde beklettiler; dediklerini dinlemedi, dinlediklerini anlamadılar… derken bir gün, dikilip durmasından usanıp içeri aldılar onu; upuzun koridorlardan geçirerek, köy genişliğindeki bir odaya soktular. “güvercin dediğin de ne senin,” dediler, “kuş mu?” ” “yok, yok” dedi muhtar, “güvercin köyümüzün en güzel kızı.” “hıımmm,” dedi adamlar, “dur öyleyse sana o kızın devlet gözündeki yerini gösterelim!” kocaman raflardan kocaman kitaplar indirdiler sonra, toza belenmiş defterler indirdiler ve sayfaları bir bir karıştırmaya başladılar. baktılar ki güvercin’in yerini bulmak aylar sürecek, hemen koşup diğer görevlileri çağırdılar. sivri yüzlü yüzlerce adam, ışıldayan gözlük camları parmak kalınlığında bir tozla kaplanana dek kitap karıştırdı sonra durup dinlenmeden, defter devirdi. hepsi bunca zahmete soktuğu için, için için kızıyordu aslında muhtara; ikide bir gözlerini kaldırıp sertçe bakıyorlardı, ama saatler alan bu çabanın daha büyük bir çabaya girmemek için gösterildiğini düşündüklerinden, yeniden işlerine dönüp sayfaları sabırla çevirmeyi sürdürüyorlardı. sonunda güvercin’in yerini buldular tabii, üç dört kişi defteri kucaklayıp muhtarın önüne getirdi. “bak”, dediler, “işte!” muhtar baktı; gördüğü şey, güvercin’in yokluğuna benzeyen küçücük, belli belirsiz bir işaretti. nokta bile değildi hatta, sayfayı dolduran binlerce tuhaf çizginin arasında, pire gözü gibi daracık bir boşluktu. herhalde o boşluğa, kaybolup gitme korkusuyla bakakalmıştı muhtar, sonra toparlanmış ve devletin gözünde kendisinin ne kadar yer kapladığını anlamak için gözlerini raflarda gezdirmişti. “demek,” demişti şaşırarak, “köyümüzün en güzel kızının devlet gözündeki yeri bu?” adamlar kaşlarını çatmışlardı hemen; “güzel çirkin yok,” demişlerdi, “devlet insan mı ki güzeli çirkini ayırsın?”
“doğru,” diye düşünmüştü muhtar, “devlet insan mı ki?” sonra kollarından tutup dışarı atmışlardı onu, sürükleye sürükleye kapının önüne getirip kendi şaşırmışlığının ortasına eski püskü bir çuval gibi bırakıvermişlerdi…

gölgesizler – hasan ali toptaş

mesele

“yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mi?”

belki bütün mesele bu işte…

balık burcu erkeği

bu burcun olumsuzluklarından en çok yine bu burcun erkekleri muzdariptir. aşırı duygusallık, içine kapanıklık, hassaslık ve duyarlılık kişiyi öyle bir atmosfer içine sokar ki, balık erkeği bütün yoğunluğu kendi içinde yaşamak zorunda kalır, diğerleri ise ne olduğunu bilmezler, bir şeylerin değişiyor olduğunu gözlemleyebilirler ama daha fazlasını değil. bu yoğunluğun -iç hesaplaşmanın- ardında is bir sonuca ulaşırlar, balık erkeği bir şeyler yapar-eder ama bunlar başkalarına mantıksız-anlamsız gelir, hatta nereden çıktığı belli değildir bunların. halbuki balık erkeği düşünmüştür, evet büyük ölçüde duygularının etkisinde bir düşünmedir bu, ancak başka çıkar yol da yoktur, aksi halde içinde bir şeyler sürekli rahatsız edecektir. tabi karar verdi, uyguladı, huzura mı kavuştu? olabilir mi hiç? bir süre rahatlar gibi olur, sonra acaba yanlış mı yaptım, kırdım mı, n’oldu diye tekrar bir huzursuzluğun içine düşer.
bazen olur ki, bu acayipleşme, değişim sonucunda insanlar onun duygusuz, acımasız, vefasız gibi sıfatlarla nitelemeye başlarlar. halbuki tam tersine her şeyi içinde yaşayıp dışarıya aksettirmede başarılı olamadığından, daha doğrusu çeşitli nedenlerle aksettirmediğindendir bu, içi kanaya kanaya duygusuzmuş gibi görünmeyi kabul eder, hiç aklından çıkaramadığı biri için vefasız oluverir.
bu gerilim işte balık erkeğini tam bir dengesizlik abidesine çevirir. hissettikleriyle yaşadıkları arasındaki uçurum zor kılar.

tarifsiz derecede zor bir durum. hele ki bu arkadaşı 10 yıldan uzun bir süredir tanıyorsanız, eğitim hayatınızın bir kısmını bu kişiyle beraber yaşadıysanız, aşık olduğunuz kişi ise bu sürecin içinde bir yerlerde arkadaş olarak aranıza katıldıysa, nereden tutsanız elinizde kalacak bir aşka dönüşüverir bu.
hissettiğiniz şeyi kimle paylaşacağınızı bilemezsiniz, “arkadaşın eski sevgilisine yavşayan adam” olarak görülmek istemezsiniz, ortak arkadaşlarınızla paylaşamazsınız, sizi daha az tanıyan, daha az anlayabilecek kişilere açılmaya çalışırsınız, doyurucu üç-beş kelam bile edemezsiniz, çünkü aşık olduğunuz kişiyi de bilmiyorlardır, neden böyle bir şey hissettiğinizi anlamayacak, diğer arkadaşlarınızın düşünmesinden korktuğunuz gibi yavşayan adam durumunda kalacaksınız.
sevdiğinize de açılamayacaksınız, korkacaksınız, onu kaybetmekten… kaybetmenin acısını çekmek yerine, sevip de söyleyememenin acısını tercih edeceksiniz. ona karşı nerede durmanız gerektiğini bilemeyecek, bazen çok yakın bazen çok uzak arasında salınıp duracak, delireceksiniz. sürekli aramak, konuşmak, mesajlaşmak isteyecek ama bir taraftan da “ne oluyor sevgili miyiz ki böyle arayıp duracağım, şimdi aşırı ilgimin altında başka bir şeyler aramasın” diyecek, eliniz telefondan uzaklaşacak.
suçluluk duygusuyla beraber platonik bir aşk yaşamaktır bu.. kimi zaman da acaba o da bir şeyler hissediyor mu demektir.
ve bazen tüm bunların yanında, ne hissettiğini tam olarak kendine bile itiraf edememek bile olabilir. aylarca bir hisle yanıp tutuşur, aşk değil diye kestirip atar, öyle olmaması için dua eder, ama bu hissin aşk dışında başka bir şeye benzemediğini kabul edersin. zorlandıkça bahaneler ararsın, zor günlerdi, yalnızdım, alıştım, bağımlı gibi oldum dersin. korkularınla yaşarsın, hem kendine hem de bir başkasına bu hissi itiraf etmekten korkarsın. sürünür, sürünür, sürünür, aşkı içine gömüp kaçmaya çalışırsın. beceremezsin de.. nasıl becereceksin ki? daha doğru dürüst aşık olmayı bile beceremiyorken… arkadaş kalmak tercihindir ama o bile zordur artık.

ip

her seferinde daha farklı olacağını zannederek, umarak, ummak isteyerek, başlanılan gönül kapısının açılma işlemi, sürekli, inatla aynı şekilde kapanmaya, kapanırken aynı hissi vermeye, kendine lanet okumana, elimi eteğimi çekeceğim demene neden olmasına rağmen, neden hala bıkmadan, son bir umutla tekrar o ipe sarılıveriyor… o ip  bazen günlerin hayallerle dolu olmasını, göz göze gelebilmeyi, gözetlemeyi başlatan sihirli bir işleve bürünüveriyor. duygusallıkla süregidecek olan zamanın işaretini veriyor. ama, işte dedim ya, aynı şekilde de bitiriveriyor herşeyi.. başladığın yere dönüyorsun, daha umutsuz olarak, ama akıllanmıyorsun da, fırsat bulduğunda yeni birşeyler deniyorsun, yalnız ve hayalsiz kalmak istemiyorsun.. belki, evet yalnız oluyorsun ama hayallerin bir tat veriyor yaşamına. gerçi bir süre sonra hayallerin otomatiğe bağlanmış bir şekilde sürekli aynı şeyler etrafında dönüp duruyor..

aslında aradığın şey paylaşmak, özel birisi olarak gördüğün birisiyle.. sürekli insanlardan kaçırıp, sakladığın gerçek seni, her yönleriyle bilmesini istiyorsun.. öyle ki onunla daha çok özel şeyi paylaşabilmek için insanlardan herşeyini kaçırıyorsun, herşeyin özel oluyor.. kopuyorsun böylece, insanlardan hayattan, sırf bir hayali/olmayan bir sevgili yüzünden..

zor

zor sürekli aynı şeyi yaşamak.. değişiyor, değişecek diye kendini kandırırken son kaldığın yerden yaşamak. herkes gibi olmak isteyip becerememek, bunu kendine bir türlü yakıştıramamak, elini-kolunu nereye koyacağını, uzuvları-bedeni nasıl hareket ettireceğini kestirememek.. kendi bedenine yabancı olmak, zor işte söyleyecek sözler varken susmak, sustuğun için kendine kızmak, kimi zaman söyleyecek söz bulamadığın için kızmak, kendinle kavgalı olmak..

öyle zor ki duygular gözlerde birikmişken öylece kalabilmek..

kemal kılıçdaroğlu

sol’un kaybetmeye mahkum adaylarından, milletvekillerinden. kendisine verilen, özellikle medyada, desteğe rağmen başarılı olamayacak kişi. sorun sadece kendisi soyanlara karşı sessiz kalan, çalıyor ama çalışıyor diyen halkta değil. chp kendisine bakmalı.
ahmet turan alkan bir yazısında eleştirmişti, gerçi birçok kişi eleştiriyor bu konuyu, kemal kılıçdaroğlu projeleriyle değil sürekli dürüst olduğu ifadesini önplana çıkararak oy istiyor. herkesin dürüst olması gerekir, ahlaki bir kural olarak, hukuki olarakta herkesin dürüst olduğu kabul edilir, aksi ispatlanana kadar. ancak basit bir şey gibi görünen dürüstlüğün, seçim propagandası olarak kullanılacak hale gelmiş olmasını sağ partiler, iktidarlar düşünmelidirler. çuvaldızı kendilerine batırmalılar, bir iç muhasebe yapmalılar.
kendisini takip edenler göreceklerdir, doğru düzgün, planlı programlı seçim vaadi yok. vaatler öncelikli olarak metro ve fakirlere yönelik yardımlar üstüne. geriye kalan birçok mevzu hakkında muğlak, bayağı ifadeler kullanarak geçiştiriyor. önceden hazırlık yapmadı bu göreve, partisinin kararı üzerine bu göreve aday oldu. istanbul’u bilmek yetmiyor, sağlam projeler üretmeli, aksi halde yıllardır istanbul’da yaşayan istanbul’un kurdu istanbullular’dan ne farkı kalır. keşke kendisini televizyonlarda, insanların karşısında yolsuzluk iddialarıyla, kimilerinin adlarıyla ve imalarıyla görmeseydik. bunun yerine elinde projelerle gelmiş ne yapmak istediğini bilen bir adayla karşılaşsaydık.
ve yetmiyor iddia etmek, imalarda bulunmak. ispatlansın bunlar. yoksa hem kendisi, hem de partisi kemikleşmiş tabanları dışında oy alamayacak, kitleleri peşine takamayacak.
ve yine bir dezavantajı var, türkiye’de bir sol partiden aday. ve bu nedenle sol’a ait olmanın bütün handikaplarını yaşayacak.

Blogged with the Flock Browser

murat karayalçın

yerel seçimlerde kesinlikle büyükşehir belediye başkanı seçilemeyecek kişi. medyanın bütün iki rakipli yarış varmış havasına rağmen, kendisinin alabileceği oy sınırlıdır. zaten mhp adayı mansur yavaş’ta ifade etmişti, zorlasan chp / sol %30 oy alabilir. fazlası çok zor. türkiye’de sol partilere karşı müthiş bir soğukluk var. fatih altaylı bir programda ifade etmişti, öldürsen sola oy vermeyecek %50′lik bir kitle var diye. evet, doğru. soldan bi haber ama sola tepkili bir kitle. ne kadar acıklı ki türkiye’de ki sol bunu göremiyor; görüyorsa da bunun önüne geçmek istemiyor, muhalif kalmayı tercih ediyor.
karayalçın’ın seçilememesi kendisinin bir sorunundan, yetersizliğinden olmayacak.. onyıllardır kendisini bu halka anlatamayan, derdini paylaşamayan, halktan kopuk, afazik bir sol yüzünden olacak bu.
bu fikirlerim ileride daha da açılacaktır umarım…

Blogged with the Flock Browser


—-otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur—

[[ felsefesi - ideali ]]

(s22) açlık tehdidiyle zorlanmadıkça, kim işgücünü alabileceğinden daha azı için satar?

(s23) Avrupa savaşının kılıcı yirmibeş yıldır Avrupa devletlerinin üzerinde sallanmaktadır. Ve bu savaş henüz patlak vermemişse eğer, bunun nedeni, belki de devletlerin giderek daha çok borçlanmasını büyük finans gruplarının daha yararlı buluyor olmasıdır. Fakat, büyük banka kendi çıkarının savaşın patlak vermesinde gördüğü gün, insan grupları başka gruplara saldıracak ve evrenin finans efendilerinin işlerimi yoluna koymak için kavgaya tutuşacaklar.

(s25) Başlangıçta, kırklı yıllarda, sosyalizm komünizm olarak sunulmuştu, tek ve bölünmez cumhuriyet olarak, iktisadi alana uygulanan diktatörlük ve idari Jakobenizm olarak sunulmuştu. Dönemin ideali buydu. O dönemin sosyalisti, ister dindar olsun ister serbest düşünceli, herhangi bir güçlü hükümere, hatta imparatorluğa boyun eğmeye hazırdı, yeter ki bu hükümet iktisadi ilişkileri emekçiden yana yeniden düzenlesin

(s29) …diğer bir bölüm ise, tersine, ancak ve ancak devletin ortadan kaldırılmasıyla, bireyin tüm özgürlüğünün elde edilmesiyle, özgür birleşimiyle, mutlak anlamda özgür ortaklık ve federasyonla komünizme -toplumsal mirasımızın ortak mülkiyetine ve tüm zenginliklerin ortak üretimine- varabileceğimiz kanısındadır.

(s33) Eğitimli insan -uygar insan- toplumun günün birinde yargıçsız, jandarmasız, gardiyansız kalıvermesi fikrinden korkar.

(s33) Polislerin kaynadığı Paris sokaklarında değil yalnızca, tek tük insanın geçtiği kır patikalarında da endişe duymadan gezebiliyorsak, bu güvenliği polise mi borçluyuz? yok, daha ziyade, bizi gebertmek yada soymak isteyen kimse olmamasına mı?

(s33) Yurttaşlarımızla gündelik ilişkilerimizde, toplum karşıtı davranışların artmasını engelleyenin gerçekten de yargıçlar, gardiyanlar ve jandarmalar olduğuna inanıyor musunuz?

(s33) Devletin ve tüm organlarının ortadan kaldırılmasını talep ettiğimizde, gerçekte olmadkları kadar mükemmel insanlardan oluşan bir toplum hayal ettiğimiz söyleniyor bize. hayır, bin kere hayır! tek istediğimiz, bu tür kurumların, insanları gerçekte olduklarından daha kötü kılmamasıdır.

(s45) bir devrimde, yıkmak, devrimci görevin ancak bir bölümüdür. yeniden inşa etmek gerekir ve yeniden inşa, ya kitaplarda öğrenilen geçmişin formüllerine göre yapılacak ve halka bu dayatılmaya çalışılacaktır. ya da her küçük köyde ve her şehir merkezinde sosyalist toplumu inşa etmek için kendiliğinden işlemeye başlayan halkın dehasına göre yapılacaktır. ama bunun için halkın bir ideali olması gerekir. bu nedenle halkın bağrında inisiyatif sahibi insanların olması özellikle gereklidir.

(s50) siz de bizim gibi, bireyin tam özgürlüğüne ve sonuç olarak yaşamına saygı gösterilmesini istiyorsan, angi biçim altında olursa olsun, insanın insan tarafından yönetilmesini mecburen reddetmek zorundasınız; uzun süre şiddetle karşı çıktığınız Anarşi’nin ilkelerini kabul etmek zorundasınız.

[[ Anarşizm ]]

(s51) bir toplumda, insan faaliyetlerinin tüm alanlarını kapsamaya başlamış olan gönüllü birliklerin devletin tüm işlevlerini üstlenecek şekilde çok büyük bir yaygınlık gösterebilir.
…böyle bir toplumda değişmez hiçbir şey olmaz. …tersine, uyum, çok sayıda güç ve etki arasındaki dengenin sürekli değişen biçimde yeniden düzenlenmesinden kaynaklanır ve bu güçlerin hiçbirisinin devletin özel korumasından yararlanmadığı ölçüde bu düzenlemeyi sağlamak kolay olur.

(s52) dahası, iradesini cezalandırma korkusu içinde kullanmakla ya da bireysel veya metafizik varlıklara itaatle de sınırlanamaz. bu sınırlamaların her ikisi de insanın inisiyatif kaybına ve zihin köleliğine yol açar.

(s52) ekonomik kavrayışlarına gelince, anarşistler, birlikte sol kanadı meydana getirdikleri tüm sosyalistlerle ortak olarak, şu anda hüküm sürmekte olan toprak üzerindeki özel mülkiyet sisteminin ve kar amaçlı kapitalist sistemimizin hem adalet hem de vicdani yararlılık buyruklarına karşı duran bir tekel oluşturduğu kanısındadırlar.
…ücret sistemiyle birlikte kapitalist üretimi ilerlemenin engeli olarak görürler.

(s54) anarşistler, mevcut devlet örgütlenmesinin parçası olmayı ve ona taze kan sağlamayı reddederler.

(s56) yasalar, dedi Godwin, atalarımızın hikmetinin ürünü değildir. onların tutumlarının, çekingenliklerinin, kıskançlıklarının ve ihtiraslarının ürünüdür. sundukları reçete, iyileştireceklerini iddia ettikleri kötülüklerden beterdir.

Blogged with the Flock Browser

proust’un izinde…

“…ne yapılacağına ilişkin bu kayıtsızlığı, bu uysallığı, bu sükuneti, bu sürekli ve yumuşak itaati, aksine gururu yüzünden göstermek istemediği, ancak tesadüfen engellenirse ani bir direnişle ortaya koyduğu, son derece tutkulu arzuları mı gizlemekteydi yoksa?…” –çagkg

vakt-i kerahat

replikas’tan…

sen yoktun doğduğunda olduğunu ben duydum
taşımla toprağımla beşiğini ben kurdum
küçüktün doyamazdın yemeğini ben buldum
haydi gel anlat bana benimle nasıl güldün

ben yoktum doğduğumda olduğumu sen duydun
elimden kollarımdan dostum diye sen tuttun
düşmanız deme bana alnından bir ben öptüm
ne oldu söyle bana beni neden ağlattın

hiç yoktum doğduğumda olduğumu ben duydum
dişimle tırnağımla varlığımı ben buldum
uzandım tutup çektim tam arkamdan vuruldum
ne yaptım ne ettim sen beni neden öldürdün..

third

portishead’in son albümü “third”.. dinledikçe dinleyesi geliyor insanın.. ilk başta sevememiştim, çok saçma gelmişti müzikler.. ama dinledikçe içinde kaybolmaya başladım.. şarkılarda çok güzel, vurucu sözler var. albümün en güzelleri;

*nylon smile
*we carry on
*machine gun
*magic doors

dinleyin, dinlettirin.. (bu albüm kritiği olsun diye yazılmamıştır)

geçen yılın ardından

aslında uzun uzun yazmalı bu yılın-okulumun nasıl geçtiğini ama ne lüzumu var diye geçiştirmek istiyorum, çünkü kayda değer pek gelişmeler olmadı, benim yıllar sonra ikinci sınıfa geçebilme başarısı göstermemin dışında… her zamanki gibi  x,y,z, vs. kitaplarını okuyacağım deyip okumadım, bilgisayar başında boş boş vakit geçirdim, bol bol uyuşturucu niyetine müzik dinledim, yeni gruplarla tanıştım, hoşuma giden tarzlar buldum vs. vs. ama yok işte, benim gerçekten aradığım, ulaştığım birşey yok. ilk dönemin başında yaptığım bir hatadan kurtulmak için bir başkasına sarıldım.. döndüm durdum, saflığım ve salaklığımla kendimi küçülttüm durdum ve geride bişi kalmadı, içim öfke ve sevgi dolu ona karşı, kurtulamadım tamamen, ama çıkmaya, kurtulmaya çalışıyorum bu debdebeden.. hep uzak tutulmaya çalışılan bazı kötü maddelerden tattım biraz. iyi de oldu diyorum, saçma sapan korkular neden varmış diyorum.. kendimi içine kısıldığım saçmalıktan kurtarmaya çalışıyorum birazda, ama pek başarılı değilim, biliyorum ama bende herşey yavaş ilerliyor, farklılıklar normalleşince hızlanıyor tekrardan.. saçma bi benzetme olacak ama derslerde böyle, yeni derslere alışmam zor oluyor, ama oturup doğru düzgün çalıştıktan sonra çok hızlı ve iyi bir şekilde ilerleyebiliyorum.

kendimi tanıyorum az çok be ya.. her zaman yüksek sesle ifade etmesemde, öngörüyorum hep.. neyse, tekrardan birşeyler yazmaya başlayacağım zannedersem, ama bu sefer daha ayağı yere basan şeyler, inş.

madem bu kadar komplolarla kafayı yer hale geldik, buyrun burdan yakın…

düşünüyorumda akp’ye kapatılma davasının açılabileceği çok öncelerden belliydi… bu bağlamda işini sağlama
almak isteyen tayyip erdoğan ve ekibi neden yeni bir adres-parti olarak a.şener’in kurabileceği yeni partiyi seçmesin? diyorumki, r.t.erdoğan ve a.şener çok önceden anlaşmışlar, a.şener akp aleyhine konuşacak, böylece onlardan biri olmadığını ispat edecekti, öyleki bakanlığı sırasında bile bu böyleydi, sürekli farklı olduğu belirtildi. gün geldi, devran döndü meclise girmedi.. akp ve yargı-ordu ile zıtlaşmaya devam ettiği süreç içerisinde siyasete uzak duracağını önceden açıklamasına rağmen yeni bir oluşum sinyalleri vermeye başladı.. tamda akp’nin kapatılma davasıyla beraber bu oluşumun gürültüsü arttı.. içeriği hala belli değil. olaki bu yeni oluşum kapatılan akp üyelerinin yeni kapısı olsun… ve bunlar çok önceden planlı…

—-buna inananın aklına yanayım tabii…..

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.